ORTADOĞU MEZARLIĞI!


Öyle bir yer düşünün tarihinde savaş, ölüm, ihanet, hırs tarihçesinde hep oldu imparatorluklar yıkıldı, imparatorluklar kuruldu ama hep sonucunda derin savaşlar ve suçsuz günahsız insanların ölümü ile sonuçlandı. Evet bahsettiğimiz yer Ortadoğu mezarlığı! Ve bu mezarlıkta bu sefer aktörler değişti bahaneler değişti ama konu yine aynı en hafif söylemle ‘’aç gözlülük’’. Maalesef bu sefer ki aktör sanki tarihinde ki intikamı tüm dünyadan alıyorcasına ve vaadedilen topraklara sahip olma hırsıyla saldırıyor.
Ortadoğu’nun kronik bu gerilimler arasında bazı başlıklar vardır ki, sadece bölgeyi değil dünyayı da diken üstünde tutar. İran ile İsrail arasındaki çatışma da tam olarak böyle bir dosya. Bu iki ülke arasındaki mücadele, klasik bir savaşın ötesinde; ideoloji, güvenlik ve güç projeksiyonunun iç içe geçtiği çok katmanlı bir hesaplaşma. İsrail açısından mesele bellidir. İran’ın nükleer kapasiteye ulaşma ihtimali, ulusal güvenliğe doğrudan tehdit olarak görülür. Bu nedenle İsrail’in, tehdidi kaynağında durdurma stratejisini benimser. İran ise kendisini kuşatılmış hisseden bir aktör olarak, bölgedeki etkisini artırmayı ve caydırıcılığını güçlendirmeyi hedefler. Bu yaklaşımlar, bölgeyi ateş çemberine dönüştürüyor.
Bölge dengeleri bozacak en tehlikeli senaryolardan biri, İran ile İsrail arasında savaşın derinleşmesiydi. Yıllardır örtülü operasyonlar, vekâlet savaşları ve diplomatik gerilimler üzerinden süren bu rekabet, zaman zaman doğrudan çatışma ihtimalini gündeme getirse de henüz tam ölçekli bir savaşa dönüşmemişti. Ancak son zamanlardaki gelişmeler, bu riskin her zamankinden daha ciddiye alınması gerektiğini gösteriyor.
İsrail, İran’ın bazı programlarını varoluşsal bir tehdit olarak görürken İran da İsrail’i bölgedeki başlıca tehditlerden biri olarak değerlendiriyor ve tehditler bu sefer İran’nın cephesinde direk toprak bütünlüğünü tehdit ediyor. Bu karşılıklı algı, iki tarafın attığı her adımı daha sert ve daha riskli hâle getiriyor. Öte yandan, nükleer gibi söylemler İsrail açısından çoğu zaman uluslararası kamuoyunda meşruiyet arayışının bir parçası olarak öne çıkıyor. Bunun arkasında ise ABD ile birlikte Ortadoğu’ya yönelik nüfuz mücadelesi ve bölgeyi yeniden şekillendirme hedefi bulunuyor. Tabi bu savaş”, alışıldık cephe hatlarında ilerlemiyor. Daha çok istihbarat operasyonları, siber saldırılar ve üçüncü ülkeler üzerinden yürütülen dolaylı mücadeleler şeklinde yaşanıyor.
Böylesi bir savaşın en önemli özelliği, yalnızca iki ülke arasında kalmayacak olmasıdır. Lübnan’daki Hizbullah’tan Suriye’deki milis güçlere kadar uzanan geniş bir etki alanı, çatışmanın hızla bölgesel bir savaşa dönüşmesine neden olabilir. Ayrıca İran’ının desteklediği silahlı gruplar ve vekalet savaşlarda İsrail in güvenlik doktrininde ‘’çevreleme’ ’olarak algılıyor. Bu da Ortadoğu’daki istikrarı ortadan kaldırabilir. Tarih bize defalarca gösterdi: Uzun süre yüksek tansiyonla yaşayan krizler, çoğu zaman ani ve sert kırılmalarla sonuçlanır. Bu gerilim bölgedeki diğer aktörleri de içine çekme riski taşıyor. Ekonomik sonuçlar da en az askeri sonuçlar kadar ağır olacaktır. Enerji hatlarının ve petrol arzının sekteye uğraması, küresel piyasaları derinden sarsabilir. Bu durum yalnızca bölge ülkelerini değil, dünya ekonomisinin tamamını etkileyecek bir dalga yaratır. Enerji fiyatlarında yaşanacak ani yükselişler, özellikle ithalata bağımlı ülkeler için ciddi krizler doğurabilir.
Uluslararası toplumun bu noktadaki rolü belirleyicidir. Diplomasi kanallarının açık tutulması, (Türkiye burada önemli bir faktör, akılcı bir rol alması gerekiyor.) gerilimin tırmanmasını önlemede en kritik araç olarak öne çıkıyor. Ancak mevcut küresel siyasi iklim, büyük güçlerin de bu kriz üzerinden pozisyon almalarına yol açabilir. Bu da çözüm yerine daha karmaşık bir denklem yaratır.
Sonuç olarak, İran ile İsrail arasında çıkabilecek bir savaş yalnızca iki ülkenin meselesi değildir. Bu, bölgesel dengeleri altüst edebilecek ve küresel etkiler yaratabilecek bir krizdir. Bu nedenle, tarafların atacağı adımlar kadar uluslararası aktörlerin sorumluluğu da büyük önem taşımaktadır. Her hamle dikkatle hesaplanmalı, ancak oyunun kendisi giderek daha riskli hale geliyor. Bu denklemde kazananı belirlemek zor; ama kaybedenin sadece taraflar olmayacağı kesin.
Asıl sorulması gereken soru ise bu gerilim kontrollü bir gerilim olarak mı kalacak yoksa daha geniş çaplı bir savaşa mı evrilecek. Hep birlikte bu savaşın derinliğini izleyeceğiz.
Son olarak; Kızılderili atasözünün dediği gibi aklınızdan çıkarmayıp söylemekten hiçbir zaman çekinmeyeceğiniz güçlü bir söz: Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacaktır.
Hadi hayırlısı!

Raşit Göksu