Gülistan Doku…
Bir isimden fazlası artık. Bir ülkenin hafıza ve vicadan testi. Ve ne yazık ki düşük notla en çok da ahlâkî ve hukukî boyutlarıyla sınıfta kaldığımız bir sınav.
5 Ocak 2020’de kayboldu.
İlk günlerde “kayıp”, sonra “intihar ihtimali”, yıllar sonra ise organize suç, delil karartma ve kamu gücü şüphesi…
Ama bu dosyanın bir de rakamlara, tutanaklara sığmayan tarafı var:
bir annenin sesi.
Bedriye Doku, kızının ardından şöyle diyordu:
“Küçüğümdü… fidanımdı… yüreğimin gülüydü. Sabah uykusundan uyandırmaya kıyamadığımdı. İlkokuldan sonra okumak için köyden gittiğinden beri hasret kaldığımdı…”
Bu cümleler bir annenin feryadıdır.
Ama aynı zamanda bir ülkenin nefes alan, istisnasız, dahili olsun olmasın herkesi ilgilendiren utanç aynasıdır.
Henüz kayboluşunun ikinci yılında, anne ve baba Tunceli Adliyesi önünde oturma eylemi yaparken, aslında yalnızca kızlarını değil, adaleti de arıyorlardı.
Adalet aranması gereken kayıp bir olgu mudur ki? Toplum vicdanına agir gelen başka bir soru ve sorun işte...
Ve o günlerden bugüne değişmeyen şey şu oldu:
Bir aile hâlâ bekliyor.
2026’ya geldiğimizde tablo çok daha sert:
Dosya artık cinayet şüphesiyle yürütülüyor.
7 ilde eş zamanlı operasyonlar, çok sayıda gözaltı ve tutuklama var.
Şüpheliler arasında kamu bağlantılı isimler ve nüfuz ilişkileri dikkat çekiyor.
Dijital verilerin silinmesi, kamera kayıtlarının eksikliği ve çelişkili ifadeler dosyanın seyrini değiştirmiş durumda.
Hatta soruşturmanın yıllarca neden ilerlemediği sorusu, artık dosyanın merkezinde.
Daha açık söyleyelim:
Bu artık bir kayıp vakası değil.
Bu, “gerçeğin sistematik olarak geciktirilmesi, kötülüğün organize bir biçimde eyleme dönüşmesi” vakası.
Adalet Gecikir mi? Yoksa geciktirilir mi?
Montesquieu şöyle der:
“Adaletin gecikmesi, adaletin inkârıdır.”
Gülistan Doku dosyası Türkiye'de adaletin yoklugunu degil, bilinçli ertelenmesi sorununu da gündeme taşıyor.
İlk yıllarda “intihar” ihtimali öne çıkarıldı.
Kritik deliller ya toplanmadı ya da geç incelendi.
Aile yıllarca “adalet dilenciliği” yapmak zorunda bırakıldı.
Burada mesele sadece bir dosya değil.
Devlet ile vatandaş arasındaki güven sözleşmesi.
Ve o sözleşmenin en kırılgan cümlesi, bir annenin ağzından dökülüyor:
“Sabah uykusundan uyandırmaya kıyamadığımdı…”
Bir ülke, evladını uyandırmaya kıyamayan bir anneyi
adalet için kapı kapı dolaşmaya mecbur bırakıyorsa,
orada sadece bir dosya değil, bir vicdan da kayıptır.
Güç, Hakikati Ezer mi? Michel Foucault der ki: “İktidar, hakikati üretir.”
Eğer bu doğruysa, şu soruyu sormak zorundayız:
Bu ülkede hakikat, gerçekten bağımsız mı?
Gülistan Doku ve benzer faili meçhul ya da şüpheli kayıp dosyalarında yıllarca konuşulan temel iddia şu oldu:
“Güçlüye dokunulmuyor.”
2026’da devletin üst düzeyinden gelen “ucu nereye giderse gitsin” mesajı bile aslında şunu itiraf ediyor:
Bu dosya, bugüne kadar “gidebileceği yere kadar” gitmemişti.
Yani sorun sadece suç değil. Suç ile güç arasındaki mesafe.
Toplumlar bir günde çürümez.
Ama bazı şeyler normalleştiğinde geri dönüş zorlaşır:
Delil karartma iddiaları “Olur böyle şeyler”
Kamera kayıtlarının eksikliği “Sistem zaten böyle”
Yıllarca sonuç çıkmaması “Türkiye burası”
İşte çürüme tam burada başlar.
Hannah Arendt buna “kötülüğün sıradanlığı” der:
“En büyük kötülükler, sıradan insanlar tarafından yapılır.”
Ama Türkiye’de mesele biraz farklı:
Kötülük sıradan değil, sıradanlaştırılıyor.
Bir anne düşünün: Kızına “fidanım” diyor.
Ve sonra aynı anne, yıllarca aynı soruyu soruyor: “Gülistan nerede?”
Albert Camus şöyle der:
“Adaletsizlik karşısında tarafsız kalan, zalimin yanındadır.”
Toplum olarak biz ne yaptık?
Bir süre konuştuk
Sonra unuttuk
Sonra yeniden hatırladık
Yani biz de sistemin bir parçasıyız.
Unutarak suç ortaklığı yapan bir toplum.
Soğuk Gerçek Gülistan Doku bulunamadı.
Ama başka bir şey bulundu:
Bu ülkede adalet, otomatik işleyen bir mekanizma değil. Talep edilmesi, zorlanması, hatta bazen dilenilmesi gereken bir şey.
Ve en acısı şu:
Eğer kamuoyu baskısı olmasaydı, bu dosya muhtemelen hâlâ “kayıp” olarak kalacaktı.
Ama o annenin cümlesi kalacaktı:
“Yüreğimin gülüydü…”
Ve bir ülke, o gülün neden koparıldığını bile öğrenemeden yaşamaya devam edecekti.
Friedrich Nietzsche şöyle der:
“Gerçekler yoktur, sadece yorumlar vardır.”
Ama bazı dosyalar vardır ki yorum kaldırmaz.
Gülistan Doku dosyası gibi. Bu dosya bize şunu söylüyor:
Bir ülkede adalet, güçlüye rağmen işliyorsa vardır. Güçlüye göre işliyorsa, sadece bir prosedürdür.
Ve Türkiye hâlâ şu sorunun cevabını arıyor: Bizimki hangisi?
Sevgi Yapıcı


YORUMLAR